3 Şubat 2019 Pazar

TEK DÜNYA DEVLETİ İÇİN Mİ SPREYLENİYORUZ?

??? NEDEN SPREYLENİYORUZ ???

Sorulduğunda geçerli bir gerekçeleri bile var; "küresel ısınmayı engellemek amacıyla yapıyoruz," diyorlar. Gerçekten söyledikleri gibi küresel ısınmayı engellemek amacıyla mı bizleri baryum sülfat veya alüminyum parçacıkla
rıyla ilaçlıyorlar. Yoksa amaç başka mı?...


O halde gelin kısaca yakın geçmişe bakalım:

Hollanda meteoroloji radarları gökyüzünde 350 kilometre hızla yol alan dev bulut kümelerini saptadığında takvimler 2005 yılı 21 haziranı gösteriyordu. Olağan üstü hareketli bulutlar doğa dışı bir gelişmeyi işaret ediyordu. Yapılan araştırmalar sonucunda Almanya sınırında askeri uçakların gökyüzüne baryum sülfat saçtıklarını ortaya çıktı. Yapanlar Alman hava kuvvetleriydi. 



Hükümetin bilgisi dahilinde insanlık dışı bir deney gerçekleşmiş ve Hollanda sınırında gökyüzü zehirle kaplanmıştı. Konu kamuoyuna sızdırılınca kıyamet koptu ve Alman hükümeti itiraf etmek zorunda kaldı: Askeri radar sinyallerini etkisiz hale getiren bir deney yapılmıştı... Yoğunlaşan tepkiler ve Hollanda hükümetinin protesto notasına özürle karşılık verildi. O tarihten sonra bölgedeki köylerde yaşayan insanlarda nefes yolları problemleri, akciğer ve karaciğer kanserlerinde ciddi artışlar oldu. Bağışıklık sistemleri o kadar zayıflamıştı ki sıradan bir soğuk algınlığı bile ölümlere sebep oluyordu. Sonuç: Ölenler öldükleriyle kaldı... Çünkü gelişmeler hemen oluşmamış, on yıllık zamana yayılmıştı.


Bu deneyden bir yıl sonra ABD'nin nüfusu az bölgelerinden Shasta Dağı'nda yeni deneyler yapılmaya başlamıştı. Bu kez ekonomik açıdan maliyeti daha düşük ancak etkilediği alan daha geniş olan alüminyum parçacıkları kullanılıyordu. Dağın yakınlarında ormancılık ve avcılıkla geçinen on beş aile başlarına gelen felaketin farkında bile olmadılar. Zaman içinde onlarda da tıpkı Hollanda'daki köylülerde olduğu gibi bağışıklık sistemlerinde çökme ve kanser belirtileri ortaya çıktı. Hollanda'daki köylülerden farklı olarak Demans ve Alzheimer belirtileri de gösteriyorlardı. 



ABD'nin en dayanıklı ve sağlıklı insanlarının yaşadığı bölgede grip salgını can almaya başlamıştı. İnsanların düşünme yetilerini kaybetmeye başladıkları da rapor edilmişti Pentagon'a. Gerçek korkunçtu; o bölgede yaşayan insanlar tıpkı deney hayvanları gibi, denek olarak seçilmişlerdi... Burada şaşılacak nokta yok; 2013 yılında yayınlanan bir resmi rapora göre sadece kendi halkı üzerinde 60 binden fazla deney yapmıştı ABD... 

''Konuyla ilgili detaylı bilgileri Alev Alatlı hocamızın ya da yazar Banu Avar'ın kitaplarından ve youtube'daki video kayıtlarından edinebilirsiniz''


Şimdi burada sorulması gereken soru şu:
Gelecekte yapay zekanın yöneteceği TEK DÜNYA DEVLETİ için düşünme, analiz yapma yetisinden yoksun insanlar mı oluşturulmaya çalışılıyor?.. Ya da Pentagon'un karanlık odalarında saklanan "Dünya nüfusunun 3.5 milyara düşürülmesi," projesi mi hayata geçiriliyor? 
Sanırım THANOS a o replikleri boşuna yazmamışlar, Durum sandığınızdan çok daha ürkütücü....


Aslında Hitler'e benimsettirilen "Kaos Teorisi" zaman içinde ABD ve İngiltere tarafından daha da geliştirilip, hayata geçirilme tarihi 1960'lı yılların ortasıdır... Bugün hiç bitmeyen ve bitecek gibi de görünmeyen bölgesel savaşlar ve terörün ardında da bu teori yatıyor. Sokağa çıkarken bile can güvenliğinden şüpheye düşen insanların bir süre sonra sadece güvenliğe dayalı köleleştirici bir sisteme "Evet," demeleri hedefleniyor. Bir taraftan kaos, terör, diğer taraftan havadan spreylenen insanların medya ve sosyal medya yoluyla dezenformasyon yağmuruna tutulması hep aynı amaca hizmet etmektedir. Hollywood sinemasının da subliminal mesajlarla kitlesel hipnotizma yaptığını da unutmamak gerekir. 



Tüm bunları birleştirdiğimiz zaman ortaya çıkan sonuç son derece nettir: TEK DÜNYA DEVLETİ....
Neden yapay zekaya dayanan TEK DÜNYA DEVLETİ?... Bu sorunun yanıtını vermek için geçmişe kısa bir yolculuk yapmamız gerekiyor...


1890 yılı sonrası emeğe dayalı sanayi üretimi için gerekli olan işçi nüfusunu artırmak tek çözümdü. Ayrıca çıkarılacak olan savaşlarda da asker olarak genç insanlara ihtiyaç vardı. Doğal olarak insan sayısı ne kadar fazla olursa uluslar arası şirketler de büyük karlar elde edeceklerdi. Aslında İngiliz kökenli, ABD'li yedi ailenin böyle bir fırsatı kaçırmaları düşünülemezdi bile... 


Öyle de yaptılar. İlk iş olarak ABD kendi topraklarında "Geniş aile," projesini hayata geçirdi. Medya ve beyaz perde yoluyla geniş aile ve çok sayıda çocuk yapmayı teşvik eden yayınlara başladılar. Çocuk başına para ödemeye başladılar. Yiyecek yardımları devreye girdi. Bir taraftan nüfuslarını artırırlarken diğer taraftan devlet tarafından sübvanse edilmiş tahıl ürünlerini ucuz fiyatla halka satmaya başladılar. Bunların başında genetiğiyle oynamaya başladıkları mısır ve diğer tahıl ürünleri vardı. Üretim aşaması uzun süren, işlenmesi zor ve maliyetli olan pancardan üretilen şeker yerine çok daha kolay üretilen mısır şekeriyle imal edilen tatlılar, çikolatalar, kolalar piyasaya sürülmüştü. 

Böylece obezleştirilmesi hedeflenen Amerikalılar için ilk adım atılmış oldu. (Burada amaç obezleştirilmiş, rahatına düşkün, bir o kadar da bencilleştirilmiş orta sınıf yaratmaktı.) Morfin ve afyon kökenli haplar eczanelerde, kısa süre sonra da marketlerde ağrı kesici olarak satılmaya başlandı. Televizyon, Radyo ve gazetelerde alkol tüketimini körükleyen diziler ve yayınlar yer alıyordu. Hollywood'un pompalanan dünya starları , filmlerde ağızlarındaki sigaralar ve viski kadehleriyle boy gösteriyorlardı. Suni olarak rahata alıştırılmış, tek derdi ödemesi gereken aylık faturalardan başka bir şey olmayan orta sınıfa verilen tek mesaj vardı: İşinizi ve hayat standardınızı koruyun, itaat edin ve sorgulamayın... 


Proje başarılı olmuştu; orta sınıf her geçen gün daha da obezleşirken, alkol, siğara kullanımı çığ gibi artıyordu. (EGEMEN AİLELER biliyorlardı ki; orta sınıf ülkenin bel kemiği, kendileri için de emniyet supabıydı. Orta sınıfa biraz daha fazla rant sağladıkları takdirde, sosyal haklardan yoksun açlık sınırında yaşayan yoksul insanların ayaklanma şansı yoktu. Yine de garanti olması amacıyla yoksul kesimin genç kuşakları uyuşturucu batağının içine çekildi. (Özellikle siyahi gençler ve pompalanan Amerikan rüyasının peşinde şehirlere akın eden taşra çocukları.) ABD'nin nüfusu hızla yükselse de yetersizdi. Bu kez de göçmen politikası devreye girdi. Bir zamanki kölelerin yerini üçüncü dünya ülkelerinden gelen göçmenler almıştı. En pis ve ağır işleri onlara verdiler. (Aynı politikayı Almanya'da da uyguladılar.) Çocuk yardımları onlar içinde geçerliydi. Hatta daha başvuru sırasında geniş ailelere öncelik tanıyordu. 

Özellikle güney Amerika ve Avrupa ülkelerinden (İspanya, Portekiz, İtalya) ve tabii ki Çin'den milyonlarca göçmeni kabul ettiler. İstedikleri tüketim ekonomisi oluşmuştu. Ama yetmezdi. Çünkü 1. Dünya Savaşına katılan ülkeler yeterince harap olmamışlardı. Avrupa ve Balkanlar parçalara ayrılsa da ABD'li şirketler Avrupa ve Asya piyasalarında yeterince boy gösteremiyorlardı. Bunu tek çaresi, önce kendi ülkelerindeki parayı hortumlamak, sonra da Almanya'da sahneye çıkardıkları Hitler'e destek verip, büyük savaşı başlatmaktı. 

Harap olmuş Avrupa'ya sızmak çok kolay olacaktı. Yaptılar da: Önce Amerikan rüyası olarak pompaladıkları Florida'daki arsa ve ev fiyatlarını kat kat yükselttiler. Bankalar kredi kaynaklarını su gibi akıtıyorlardı. New York Borsası adeta uçuyordu. ABD'li yedi aile için tüm şartlar olgunlaşmıştı. 1928 yılı başlarında Florida'da dibe vuruş başladı...  


Arsa ve ev fiyatları dibe vurdu. ( Her şey aynı gün içinde 5800 evin düşük fiyatla satışa çıkmasıyla tetiklenmiş, bu ailelerin sahibi olduğu ulusal medya da "Florida'da ev fiyatları ani düşüşe geçti" haberleriyle bu spekülasyonu desteklemişti. ) Hacizler ardı ardına gelirken, korkunç bir insani dram ortaya çıkmıştı. 

Sadece Florida'da değil, kredi alan herkes, özellikle köylüler tüm mal varlıklarını ve topraklarını yedi büyük ailenin bankalarına kaptırdılar. (Günümüzde tüketmek zorunda bırakıldığımız GDO'lu sebze ve meyvelerin hibrit tohumlarını üretip tüm dünyaya dağıtan yedi global tarım şirketinden dördü 1930'da kuruldu.) Sadece MONSANTO yu araştırmanız ne dediğimi anlamanız konusunda sanırım yeterli olacaktır. 
Bankaların haczettiği köylülere ait topraklar söz konusu dört tarım şirketi tarafından satın alındı. 
Dip not: ''Bu şirketlerin ürettikleri buğday tohumları 1950 yılında ülkemize girmiştir'' 


Tükettiğimiz ekmekler bu buğday tohumlarıyla üretilmektedir... Artık altın vuruş zamanı gelmişti: Bir yıl sonra 1929'da "Kara Cuma" adıyla tarihe geçen borsa felaketi yaşandı. Milyarlarca Dolar bir gün içinde yok olmuştu. Var olan bir paranın yok olması mümkün değildi. Aşırı arzla borsaya dip yaptıran ABD'li yedi aile inanılmaz bir miktarları hortumlanmışlardı................  Birinci bölümün sonu....

Makale alıntıdan derlemedir... 


AYNI KONUYLA İLGİLİ BAŞKA BİR MAKALE VE LİNKİ:


İstanbul’da semalara komşuluk edebilen şanslılardan biriyim ben. Evimizin konumu itibariyle önümde engel olmaksızın penceremden ufuklara dalabiliyor, güneşin doğuşunu batışını apaçık izleyebiliyor, geceleri kahveyle dolunay terapisi yapabiliyorum. Geniş bir gökyüzü manzarasında, gelecek hava durumunu tahmin ediyor ve bulutların yolculuklarını seyrediyorum. Her gün bu kadar yakın şahitlik edince gökyüzüne, haliyle değişikliklerini de çok net farkediyorum.
Şimdi lafı döndürmeden apaçık söylemek istiyorum: İstanbul’u düzenli spreyliyorlar !!! Chemtrails !!!
Chemtrails (chemical trails – kimyasal izler) gökyüzünde uçaklar tarafından beyaz/gri görünümünde yapılan kimyasal spreyleme demektir. Son 3 yılın her gününe farkında olarak şahidim ki düzenli olarak bizi spreyliyorlar. Havanın açık olduğu günlerde zigzaglar çizen uçaklar birşeyler püskürtüyorlar ve akabinde alçak, garip ve şekilsiz gri bulutlar oluşuyor. İlk günler ciğerleri yakan bir hava oluyor. Nefes aldığımda burnumda zehirli bir sızı hissediyorum. Çoğunlukla ağız-burun kapalı olarak dolaşıyorum. Bu durum birkaç gün içinde kademeli olarak düzeliyor ve gökyüzü sonunda bildiğimiz pofuduk bulutlarına kavuşuyor.

KASIM 2016 1 HAFTA ARA İLE GÖKYÜZÜ FARKI – FOTOĞRAFLAR BANA AİT
Yıllardır gözlemliyorum ve eminim ki bu bulutlar, uçakların hemen arkasında, bir kuyruk gibi duran buharlaşmalardan değil. Zira onlar birkaç dakika sonra çözülür. Ama birileri bize neden bunu yapıyorsa, spreyleme sonucu oluşan yapay bulutlar saatlerce gökyüzünü bozuyorlar.

NİSAN 2016 1 HAFTA ARA İLE GÖKYÜZÜ FARKI – FOTOĞRAFLAR BANA AİT

HAZİRAN 2016 1 HAFTA ARA İLE GÖKYÜZÜ FARKI – FOTOĞRAFLAR BANA AİT
Zaten uzmanlar da konuyu aynı benim gözlemlerim gibi tanımlıyorlar. Uzman açıklamaları kısaca şöyle:
“Chemtrail’slerin (spreyleme) Contrail’slere (su buharı) göre en belirgin farklılıkları gökyüzünde kalıcı olmalarıdır. Su buharı ancak 10bin metre yüksekliklerde -40°C altında oluşur ve 3 saniye ila 20 dakika arasında varlığını sürdürebilir. Spreyleme ise birkaç saat boyunca rüzgara bağlı olarak dağılır ve gri renkte buluta benzeyen ama bulut olmayan bir şey oluşturur. Uçak modeli ve uçuş yüksekliğine göre, dört jet/meme tarafından dışarıya püskürtülen chemtrail, havada hantal bir görünüm sergiler, gökyüzünü gri bir görünüme büründürür.”
spreyleme3  spreyleme4
spreyleme1   spreyleme2
Chemtrails konusunda iddialı yayınıyla ismini duyuran “What in The World Are They Spraying” adlı belgeselin yapımcısı Edward Griffin’e göre, yeryüzü atmosferi NATO’ya üye ülkelerin askeri ve sivil uçakları tarafından 1990 yılından beri sürekli olarak spreyleniyor. ABD, Avrupa ve Yeni Zelanda’da bu jet spreylemesinin yoğun olarak yapıldığı bölgelerdeki kar, yağmur, toprak ve su analizlerinden elde edilen sonuçlarda yüksek oranlarda alüminyum, baryum gibi ağır metallere, diğer bazı parçacıklara ve toksik patojenlere rastlanmış. Ayrıca Körfez Savaşı’ndan evlerine dönen ABD askerlerinin yüzde 45’inde görülen Mycoplasma Fermentes Incognitus gibi genetik mühendisliği ürünü patojenler ve bilinmeyen nano-parçacıklar da bulgular arasında. Araştırmacılar spreylerde morgellon patojeni bulduklarını da belirtiyorlar. İnsanoğlunun sağlığı büyük tehlike altında.

Çevreciler spreylenen bölgelerde görülen solunum problemleri, boğaz ağrısı ve sinüs iltihabı, şişmiş lenf bezleri, öksürük, nefes darlığı, sinüs baş ağrısı, genel solunum yetmezliği, kalp ve karaciğer hasarı gibi rahatsızlıkları spreyleme içeriğindeki Etilen dibromür (EDB) ile JP8 110 jet yakıtına bağlıyorlar. İnsanlarda geçmiş yıllara oranla ciddi derecede artış gösteren alzheimer, hafıza ve konsantrasyon zayıflığı gibi beyin hastalıkları ise yine spreyleme içeriğindeki alüminyumoksidin marifeti olabilir diyorlar. Kaldı ki benim her spreylemede hissettiğim “acı sızı” , bana kalırsa muhtemelen çoğu kişinin hissettiği ama hava kirliliğine bağladığı “zehirli solunum” bu açıklamaları da anlaşılır kılıyor.
Peki bunu neden yapıyorlar ? Bizi neden yavaş yavaş öldürüyorlar ? Hayvanları, bitkileri, denizleri ve toprakları neden yok ediyorlar? Salgın hastalıklar ve/veya ani iklim değişiklikleri, bulutlanmış gri bir gökyüzünün kime ne yararı var ki uçaklardan o zehirli kimyasalları püskürtüyorlar?
Chemtrials’in varlık sebebi sözde insanları korumaya yönelik. İnanmak isteyen varsa; bu gazların küresel ısınma ile mücadelede yardımcı bir unsur olduğu söylüyor yetkililer. Bu açıklamaya inanılmadığı gibi, korkunç tahminlerde yok değil. Şu an için spreyleme ya da stratosfer aerosol yer mühendisliğinin nedeni olarak ileri sürülen teorilerin birkaçı şöyle:
• HAARP denemeleri için – (yapay deprem, yapay hava durumu)
• Nüfus azaltmak için – (İnsan sayısını 500 mişyonun altında tutma)
• Sağlık sektörünü ayakta tutmak, ilaç satabilmek için
• Normal tohumları yokederek spreylemeye dayanıklı GDO lu tohum patentlemek için

Bazı yetkililerin chemtrails hakkında açıklamalar yapmalarına rağmen, büyük bela ABD konuyu halen komplo teorisiymiş gibi göstermeye çalışıyor. Başta Amerikan ordusunun yönettiği Haarp projesiyle birlikte Chemtrails meselesi de, kitlelere hitap eden sinema ve internet dünyasında “aşağılanarak” sansürleniyor. (Bknz Vikipedi)

Zaman içinde konunun açığa kavuşacağından eminim. Ancak bu süre zarfında bizi iyiden iyiye zehirleyecekleri de aşikar. Avrupa ve ABD de ilgi büyük, tepkiler siyasilere kadar sıçramış durumda ve tedbir arayışları devam ediyor. Türkiye’de ise maalesef bir avuç dikkatli insanın ve birkaç meraklı gencin tweetlerinden öteye geçemedi durum. Farkında olmak, tedirgin olmak, hep beraber ses çıkartmak mecburiyetindeyiz.


3 yıl gözlemlediğim ve artık mutlaka benimde duyurmada rol almam gerektiğini düşündüğüm inanılmaz ama gerçek bir şey anlattım. 
02-Şubat-2017 / İstanbul dunyadaruyada@gmail.com
https://dunyadaruyada.wordpress.com/2017/02/02/bizi-neden-spreyliyorlar/

https://www.youtube.com/watch?v=TST3PyRwAZQ&feature=share&fbclid=IwAR3sytI8LBfNuR4RKGj2pnzPAf7KIJCzq3Ug0x1TNNp5MT36K5SrP0uTgYs


Herseyin birbiriyle bağlantısı olduğunu hızla idrak edebilmeniz temennisiyle... Dimitrov TESLA



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.